Başkan Davutoğlu'ndan gündeme ilişkin önemli açıklamalar

Başkan Davutoğlu’ndan gündeme ilişkin önemli açıklamalar

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu gündeme ilişkin konuları değerlendirmek amaçlı basın toplantısı düzenledi. 

Başkan Davutoğlu konuşmasında şu ifadelere yer verdi;

“Gelecek Partisi’nin Haftalık Basın Konuşması münasebetiyle sizlerin huzurundayım.

Gününüz ve haftanız hayrolsun.

Hepinizi sevgi, saygı ve hürmetle selamlıyorum.

Öncelikle, geçtiğimiz hafta, terör örgütüne yönelik yürütülen Pençe-Yıldırım operasyonunda şehit olan kahraman askerlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum.

Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

Ayrıca bu vesileyle bir kez daha, tüm zorluklara göğüs geren, çalışan, üreten, ter döken kadın-erkek tüm işçilerimizin bayramını kutluyor;

Emekçilerin insan onuruna yaraşır bir hayat yaşadığı bir Türkiye için “çalışmaya, üretmeye ve korkmadan konuşmaya” devam edeceğimizin bir kez daha altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

Aziz milletim

Kriz yönetimlerinde en önemli unsur güvendir.

Güvenin sarsıldığı yönetişimde, krizler daha da derinleşir.

Bir yılı aşkın süredir devam eden salgın döneminde, yaşanan en büyük kriz güven krizidir.

Her gün yapılan çelişkili açıklamalar, bu dönemin en karakteristik özelliği oldu.

Geçtiğimiz günlerde “çelişki” kelimesinin kifayetsiz kaldığı skandallara imza atıldı.

Çarşamba akşamı, Bilim Kurulu toplantısının ardından Sağlık Bakanı Koca;

“Önümüzdeki 2 ay aşı tedariğinde sıkıntı olabileceğini” ifade etti.

Cuma namazı çıkışıysa Sayın Cumhurbaşkanı “aşı tedariğinde hiçbir sıkıntının olmadığını, yeterince aşıya sahip olduğumuzu” söyledi.

Bakanların cumhurbaşkanını, cumhurbaşkanının bakanları tekzip ettiği bu düzen böyle devam edebilir mi?

Bu uyumsuzluk, irtibatsızlık ve çelişki içeren açıklamalara maruz kalmaktan bıkıp usandık.

Hangisinin doğru söylediğini anlamak için papatya falı mı açmamız gerekiyor?

Aşı meselesi artık bir Milli Güvenlik konusu haline gelmişken;

bütün dünyada ülkelerin artık aşı diplomasileri günden güne rayına otururken;

bizdeki bu savrukluk ve izansızlığı nasıl yorumlamak gerekir?

Bu nasıl bir devlet yönetimidir?

Üstelik eğer Sağlık Bakanı Koca doğruyu söylüyorsa, cumhurbaşkanı da onu tekzip etmişse çıkıp istifa etmesi lazım.

Yok eğer sayın cumhurbaşkanı doğru söylüyorsa, elimizde aşı varken sağlık bakanı halkı gereksiz bir paniğe sevk etmişse bu durumda sağlık bakanı görevden alınmalıdır.

Kendilerine tavsiyemiz, sağlık sorunlarından önce, halktaki güvensizliği iyiden iyiye pekiştiren, kendi aralarındaki iletişim sorununu halletmeleridir. Yönetenler arasında sağlıklı iletişim olmadan sağlık sorunu çözülemez.

Soru hala ortada: Aşı niye yok?

Aşı salgınla mücadelede en önemli lojistik.

Kendimiz yapalım, kimseye bağımlı olunmasın dendi;

Erciyes Üniversitesindeki çalışmalarda ilerlemeler kaydedildiği,

Nisan ayında yerli-milli aşıya kavuşacağımız söylendi;

Sırf buna güvenerek, dünya ülkeleri yüzmilyonlarca doz pfizer-biontech aşı anlaşması yaparken biz ayak sürüdük.

Peki ne oldu da bu yerli-milli aşı çalışmalarından hala haber yok?

Yoksa o çalışmalar da kısır rant hesaplarıyla akamete mi uğratıldı?

Yoksa bizim bilmediğimiz sebeplerle birileri o üretim süreçlerini bypass falan mı etti?

Aşıya bu derece muhtaç olduğumuz bugünlerde açıklayın da millet öğrensin eğriyi doğruyu.

İşin doğrusu; aşı çeşitlemesine başından bu yana gidemeyişimiz, her alanda olduğu gibi aşıda da stratejik bir hezimeti beraberinde getirdi.

Şimdi bu başarısızlıkta Brezilya ve Hindistan ile birlikte adımız anılmakta.

Kala kaldık Rus Çin aşısına ki onlar da vermiyorlar zaten

Bu süreçte, Sinovac’ın da Sputnik V’in de etkin aşılar olmadığını öğrendik.

Çin bile, kendi aşısına güvenmediği için 100 milyon doz biontech aldı; ama biz Sinovac’a kendimizi mahkum ettik.

Sonra da “sözlerinde durmadılar” diye sitem ettik.

120 milyon doz aşıya ihtiyacımız varken,

Bir inat uğruna 20 milyon dozu zor elde edebildik.

Aylar evvel, “Niye BionTech aşısı varken SinoVac’la anlaşmanın tercih edildiği” sorusuna Bakan, “Güvenilir ve etkinliği olan inaktif aşıyı önemsiyoruz” diye bir cevap vermişti.

‘Modern üretim-geleneksel üretim’ derken ayağımıza gelen fırsatları nasıl heba ettiğimizi de itiraf etmişti aslında.

Hep söyledik, “mesele aşı değil, şeffaflık sorunu” diye.

Başından bu yana kimlerle ne anlaşmalar yaptığımız, detaylarının ne olduğunu hiçbir zaman bilemedik.

Kurumsallığı, şeffaflığı, bilime saygı ve rasyonaliteyi de elimizin tersiyle ittik.

Oysa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bizleri seri kararlarla hızlı yönetişime kavuşturmayacak mıydı?

14 aydır dilimizde tüy bitti, bir kez daha altını çizelim değerli kardeşlerim;

“Salgınla mücadele, hastane yapmak, yatak sayısı ve solunum cihazlarını artırmak değil koruyucu tedbirler almaktır”, dedik.

“Salgınla mücadele aşılamayla olur”, dedik.

Mücadele; Kapanma ve aşılama arası denge ile sürdürülür.

Aşılama sürecinde bile vakalar olağanüstü arttı.

Bütün klinikler kovid’e döndü.

Sağlıkçıları hep beraber alkışladık ama haklarını vermediler.

Bilim Kurulu’nu bypass ettiler.

Şimdi de çıkmış hayal tacirliği yapıyor,

6 ay sonra geleceği iddia edilen Sputnik V aşısıyla milleti oyalamaya çalışıyorlar.

Bunların en başarılı aşı politikası birbirlerini aşılamak oldu.

AK Parti MKYK’yı aşıla!

Daire Başkanından başlayıp bütün alakalı alakasız memurları aşıla!

Yandaşı, eşi, dostu, müteahhidi aşıla!

Bakın bunların içinde bir tek aşılanmayan kalmadı.

Aralarındaki iletişim ve yönetişim kriziyle birlikte varolan ekonomik gücü de yok ettiler.

Sadece aşıyı değil, bütün bir salgın ve kapanma siyasetlerini ele yüze bulaştırdı bunlar.

Biz olsaydık;

Öncelikle ortak akla dayalı bir etki analizi yapardık; ki bunları salgın dönemi başladığında kamuoyuyla paylaştık da.

3 sektör dışında, yani TARIM, EĞİTİM ve SAĞLIK dışında bütün harcamaları durdururduk.

Dolarla ödenen hazine garantilerine son verir; mücbir sebepten ötürü bunları günceller ve Türk lirasına tahvil ederdik.

Şimdi de 18 gün boyunca 1.5 milyara tekabül eden bu ödemeleri halka verirdik.

128 milyar doları bunlar gibi çarçur etmez, buradan da halka kaynak yaratırdık.

Bakanlıklara ödenen kiraları durdurur. O binaları boşaltır ve hepsini Beştepe’de toplardık.

Gereksiz uçaklar ve lüks makam otolarının satışı olmak üzere tasarruf tedbirlerini artırırdık.

4 tane Merkez Bankası Başkanı değiştirmeyeceğimiz için on milyarlarca dolar zarar etmez; burada biriken kaynağı aşıya ve kapanma süreçlerine harcar, halka hibeler verirdik.

Değerli vatandaşlarım, bu ülkenin kaynakları yok değildi.

Bunların fütursuzca, pervasızca erittikleri, heba ettikleri kaynaklar sizlere ulaşabilirdi.

O kaynakları heba edilmese emeklilere hak ettikleri ikramiyeler verilebilirdi.

EYT’lilerin sorunları bir kalemde çözülebilirdi.

4 yıldır yayınladıkları KHK’lara bakın bunların.

Allah aşkına, bir tanesi halkın faydasına oldu mu?

Ya dernekleri sivil toplumu tırpanladılar ya yasaklar için attılar o imzaları ya da yandaşlara vergi indirimleri getirdiler; kiralarını erteleyip af kararları çıkardılar.

Oysa biz ne dedik 14 ay evvel?

100 milyar TL para basın, bunu Korona Tahvili şeklinde çıkın ve nereye verdiğinizi açıklayın dedik.

Bunlar 200 milyar tl bastılar ama nereye verdiler? Yandaş Müteahhitlere ve yakınlarının doğrudan dolaylı ortak oldukları şirketlere

Şimdi tekrar soruyoruz:

Devletin tüm gücünü elinde bulunduran devlet “iki ay boyunca aşı bulamayacağız” itirafında bulunurken,

nasıl oluyor da bir takım özel şirketler “bize izin verin aşıyı bulup getirelim” diyebiliyorlar?

Devletin bulamadığı aşıyı bunlar hangi prestij ve stratejiyle bulup buluşturacaklar?

18 günlük kapanma olsa bile, aşılama yapılamayacağına göre, nasıl olup da rakamları 5 binin altında tutma hedefine ulaşılacak?

Kapanmanın ardından tekrar günlük 50-60 binlerin üzerinde vaka olmaması için ne gibi önlemler düşünülüyor?

Madem ki şimdi de Biontech’e muhtaç olduğumuz itiraf edildi; neden bu şirketle en başında doğru düzgün görüşülmedi?

Neden ön anlaşmalarla değil de sadece tereddütlü yaklaşımlar ve sözlerle iktifa edildi?

Biontech yetkilisinin “umduğumuz gibi giderse” sözü, sizin müjdenizle çelişmiyor mu?

Ya yarın “biz söz vermedik, belki dedik, umduğumuz gibi giderse dedik” derlerse alternatif bir planınız var mı?

Çin’den yediğimiz kazıkların benzerini, henüz kendi vatandaşına bile kendi aşısından 3.5 milyon adet yapabilmiş Rusya’dan Sputnik konusunda yemeyeceğimizin bir garantisi var mı?

Bugüne dek tam kapanma yapılamamasının arkasında sağlık kadar ekonomi ve özellikle döviz ihtiyacı bulunuyor.

Rusya’nın seyahatleri kesmesi, aşılamanın yavaşlaması

ve Avrupa aşı pasaportunun oluşturulması turizme dayalı döviz kaybı riskini de artırdı.

Kısa vadeli dış borçlarımız 192 milyar dolara ulaşmış,

MB rezervleri eksi 50 milyar doları aşmış;

kötü gün birikimlerimiz, ihtiyat akçemiz ve işsizlik fonumuz çarçur edilmiş;

doğru düzgün tek bir tasarruf tedbiri açıklanmıyorken, bundan sonraki salgın sürecini yönetecek kaynakları nereden bulacaksınız?

Bir de utanmadan çıkıp devlet ajansı yoluyla “en çok likit desteği biz verdik” diye haberler yaptırıyor bunlar.

“Zam” yerine “fiyat düzenlemesi” diye başlık atan kör zihniyet,

“Salgın sürecinde hibe veremedik, millete bolca kredi dağıttık” demiyor da, “en çok likit destek !! sağlayan ülke olduk” diyorlar pişkince!

Acaba bunlar illüzyon ve dezenformasyonla halkı kandırırken,

Seçim günü geldiğinde, bu yalanlardan ötürü sizlerin bunları cezalandırmayacağına da kendilerini inandırmışlar olabilirler mi?

Değerli vatandaşlarım,

Biz bu konuşmayı hazırlarken Nisan ayı enflasyon rakamları açıklandı.

Nisan ayında TÜFE %1.68 artarken yıllık enflasyon %17.14’e çıktı. Bu son 23 ayın zirvesidir. Yurtiçi ÜFE ise aylık %4.34 artarken yıllık üretici enflasyonu da %35.17’ye yükseldi.  Bu da son 29 ayın zirvesidir.

Bir kıyas yapabilmeniz için zikredeyim. Başbakanlıktan ayrılmak zorunda bırakıldığımız günlerde açıklanan Nisan 2016 enflasyonu ÜFE’de yıllık 2.87, TÜFE’de 6,57 idi. Yani bugünkü aylık üretici enflasyonu 2016 Nisanındaki yıllık üretici enflasyonunun yaklaşık 1.5 mislidir.

Son rakamlarla TÜFE ile ÜFE arasındaki fark 18 puan ile 30 ayın zirvesindedir.

Bu artan maliyetlerle enflasyondaki yükselme trendinin devam edeceğinin işaretidir.

6 Mayıs’ta Merkez Bankası para politikası kurulu toplantısı var ,

Ne yapacaklarını göreceğiz. Faizi düşürürlerse TL üzerindeki kur baskısı artacak, düşürmezlerse niye ülkeye 525 milyar TL’na mal olan bir MB Başkanı değişikliği yaptıklarını yine izah edemeyecekler.

Açık bir gerçek var ki bu cahillerin elinde Türkiye dünyanın en yüksek faizlerinden birini öderken, aynı zamanda dünyanın en yüksek  enflasyonlarından birine sahip olduğundan,  dünyanın en düşük Reel faizlerinden birini verir hale geldi.

Yani milletin cebinden ödediği bu kadar  yüksek faize rağmen ,kötü yönetim nedeniyle faizleri daha da yükseltmek zorunda kalacak bir ülke haline düşürüldük.

Bu da Enflasyonun bütün yükünün Dar gelirli vatandaşlar ve vergi mükelleflerinin üstünde olduğunu gösteriyor.

Milleti enflasyon-faiz kıskacında ezenlere karşı hakikatlere haykırmaya ve dar gelirli vatandaşlarımızın hukukunu korumaya kararlıyız.

Aziz milletim

Salgın politikaları konusunda bunları 14 aydır uyarıyoruz.

“Halkın kira ve faturalarına destek olun;

Esnafın Ciro kaybını karşılayın;

Çiftçiye, yem, tohum, mazot hibe desteği verin;

Kısa Çalışma Ödeneğini uzatın;

Hane başı destekler verin” diyoruz.

Somut olarak yaptığımız ölçümleri önlerine koyuyoruz:

Ya hane başına 5000 tl ya da yetişkinlere 1000, çocuklara 500’er tl yardımda bulunun, diyoruz.

Her hafta Perşembe günü “Milletin Sesi Geleceğin Reçetesi” başlıklı özel videolarla bir toplumsal kesimin taleplerini gündeme taşıyıp sorumlularına da çözüm önerileri sunacağımızı ilan etmiştik.

Bu hafta; yüzbinden fazla kıraathanede 400 binden fazla çalışanın sorunlarını sosyal medyada dile getirdik. Bir defa daha buradan tekrar etmek istiyorum.

Kıraathane esnafımız için şu tedbirler acilen alınmalıdır:

  • Kredi sicil bozukluğu yüzünden kredi alamayanlar için, kredilerle ilgili yeni bir düzenleme getirilmelidir.
  • Gelir kaybı desteği yıl sonuna kadar devam ettirilmelidir.
  • Tüm kredi borçları yıl sonuna kadar faizsiz olarak ertelenmelidir.
  • SGK primleri dondurulmalı ve vergi affı getirilmelidir
  • Kira yardımı yapılmalıdır ama ödemeler kontrata bakılmadan gerçekleşmelidir.
  • Hibe ve kira desteği salgın boyunca devam ettirilmelidir.
  • TV abonelik ücretleri izleme imkanı olmadığı için iade edilmelidir.
  • Ramazan ayı boyunca özel bir ödenek ayrılmalıdır.
  • Bir-iki yıl geri ödemesiz faizsiz kredi desteği sağlanmalıdır.
  • Birikmiş olan elektirik, su, doğalgaz faturaları ya hibe yoluyla karşılanmalı ya da yıl sonuna kadar ertelenmelidir.

Değerli kardeşlerim,

Amacımız, ilkeli ve ufuk açıcı muhalefet anlayışıyla sorumlulara yol göstermektir.

İnşallah, sorumluluk mevkiinde olanlar da, önyargıyla görmezden gelmek yerine, gereken önlemleri almaya bir an evvel girişirler.

Bakın, IMF verilerine göre dünyada gelirine oranla kendi halkına en az destek çıkan 3 ülkeden biri, Brezilya ve Hindistan’dan sonra Türkiye oldu.

Gelişmiş ülkeler, halklarına yüzde 12’lerde destek sunarken, biz yüzde 1.1’de kaldık.

Bakmayın bunların “50-60 milyar destek verdik” demelerine.

O desteğin yüzde doksanı işsizlik fonundan.

Yani bunların yaptığı hesaba, kendilerinden başkası inanmıyor.

Hatırlarsanız affedilmeden evvel damat bakan da ayrı bir hesap yapmış ve 600 milyarlardan bahsetmişti.

Kendileri bile ikna olmadıkları için yüzde bin tenzilata gitmişlerdi.

Oysa o da illüzyonlara tabi tutulmuş bir hesaptı ve gerçek destek rakamları 6-7 milyardan fazla değil.

Bunlar maalesef rakamları yönetmekten, ülkeyi yönetmeye ne takat ne de vakit bulabildiler.

Para yok ama rant getirisi sadece belli bir zümrenin elinde dönüp dolaşacak olan Kanal İstanbul inatlarını da sürdürmeye devam ediyorlar.

Birileri kanalın kıyısındaki arazileri birbirlerine satıp servetine servet katacak diye,

çocuklarımız, torunlarımız yıllarca geçmeyecek gemilerin paralarını ödeyecek;

ihtiyaçları olan gerçek projelere sermaye bulmakta zorlanacaklar.

Değerli kardeşlerim

Geçtiğimiz hafta bir kaos daha yaşandı memlekette.

Kendi Bakanlığı tarafından “tehlikeli” diye fişlendiğini öğrendiğimiz bakan gitti;

Çek nedir, senet nedir, ödeme nedir bilmeyen bir bakan geldi.

Tek özelliği kaçıp giden Hazine Maliye Bakanı’nın gölgesi olması.

CB Erdoğan kamuoyu baskısı dolayısıyla damadını tekrar sistem içine sokamayınca bu kez onun gölgesini kabineye aldı

Böylece kamuoyunun önüne çıkamayan kaçak bakan talimatlarını gölgesi üzerinden ilgili kurumlara ve kişilere iletebilsin.

Böylece yeni bir kavram daha kazanmış olduk: kayıt dışı bakan!

Banka yönetim kuruluna eski güreşçi atayan bir iktidarın, çek konusundaki düzenlemeyi de eski bir futbolcuya yaptırması,

hükümet kadrolarının içine düştüğü acizliği ve bundan sonra ekonomide yaşanacakları fazlasıyla belli ediyor. 

Bugüne kadar tek beceremedikleri şey, finansal sistemin ödeme zincirini kırmaktı, onu da başardılar.

Devletin alacaklarını ertelemek yerine milletin çeklerini ertelediler. 

Çekini tahsil edip maaş, vergi ödeyecek olan kara kara düşünsün;

çekini ödeyemeyecekler de 1 ay uykusuz kalsın, ne gam!

Ticaret Bakanı, Cumhurbaşkanı ve bu tasarıyı onaylayan bilumum devlet ricali, konuyu bilmedikleri gibi bilenlere de danışmamışlar.

Hep söyledik; “süreç yönetimi yok, sürekli noktasal kararlar var” diye.

Bu hem ekonomik hem de hukuksal bir skandalıdır!

Ama bu sistemin gerçekleri bunlar; bu sistemin işleyişi bu!

Bu kara düzen sistem; ya yeni bakan gibi çok sadık işbilmezler,

ya da eski bakan gibi fazla kurnaz olduğu için bakanlığını çiftliğe döndürenlerle yürümek zorunda.

Bu sistemde cumhurbaşkanı talimatı vermiş ise, size zaten bildiklerinizi unutmak ve talimatları uygulamak düşer.

Basın bildirilerinin el çabukluğu ve şark kurnazlığıyla hukuk hiyerarşisine katıldığı bu sistemde, yasaların ruhuna aykırı yorum yapılıp yapılmadığını hatırlatmak haddinize değildir.

O yüzden, bu otoriter sistemde 55 kararnameden 24’ünün asıl olması, 31’inin ise ilk çıkanları düzeltmek için çıkarılması kimseyi şaşırtmamalıdır.

“Otoriterleşme”den bahsetmişken değerli kardeşlerim;

Emniyet Genel Müdürlüğünün yayınladığı ve anayasanın etrafından dolanmaya gayret eden genelgeye değinmenin tam da yeridir.

Emniyet Genel Müdürlüğü bu genelgede;

görevleri sırasında polislerin ve olay yerindeki vatandaşların video ve fotoğraflarının çekilmesini ve seslerinin kaydedilmesini,

özel hayatın gizliliğini ve kişisel verilerin korunmasını ihlal olarak değerlendirmiştir.

Üstelik, emniyet güçlerine bunların engellenmesine dönük verilen talimat da gayrı kanunidir.

Birincisi; toplumsal olaylara müdahalede polisin faaliyet alanı özel hayat niteliğinde değildir.

Özel hayat ifadesi, evlerimiz gibi özel mekanlarla ilgilidir.

Umuma açık alanlarda, kamunun haber alma hakkı engellenemez,

ses ve fotoğraf kaydı da özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaz.

Yargıtay içtihatlarına göre de, Emniyetin iddiasının aksine, bu tarz ses ve görüntü kayıtları hukuka uygun delil niteliği kazanmaktadır.

Üstelik sadece polislerin ölçüsüz müdahalelerindeki yaralama ve öldürme suçlarının işlemesi halinde delil olmaları bir yana,

tersinden de, polislerin kendilerini savunmaları açısından da bu ses ve görüntüler önemlidir. 

Mesele özel hayatın gizliliği de ve kişisel verilerin korunması da değildir.

Mesele kendi çelişkilerinin üstünün örtülmesidir.

Mesela bu yasakla bakan yakınlarının ayrıcalıkları ile stadyumlar kapanma döneminde bile lebalep dolarken camide itikaf yapanlara yönelik biber gazı kullanılmasının görüntülerini kamuoyu bilgisine sunmak da suç haline gelmiştir.

Bu vesileyle bir kez daha uyarıyoruz ki;

Emniyet Genel Müdürlüğünün hukuka aykırı olan ve polislerin ölçüsüz müdahalede bulunmasını kolaylaştırma riskleri taşıyan bu genelgesi derhal iptal edilmelidir.

Değilse, ülke otoriterleşmede bambaşka bir seviyeye taşınacaktır.

Bugün 3 Mayıs Basın özgürlüğü günü. Otoriter rejimler en çok basın özgürlüğünden korkar, çünkü özgür basın kamu adına denetim ve şeffaflık demektir.

Türkiye’nin Sınır Tanımayan Gazeteciler kuruluşunun yıllık basın özgürlüğü sıralamasında 154. Sıraya kadar gerilemesi, Gazetecileri Koruma Komitesi’nin son raporuna göre Çin’den sonra en fazla gazetecinin hapiste olduğu ikinci ülke olması ülkeyi yönetenlerin basın özgürlüğünden ne kadar korktuğunun yansımasıdır.

Herkes bilmelidir ki, “anayasal hak olan basın özgürlüğü genelgelerle kısıtlanamaz, baskılarla yok edilemez”.

Sansür ve otosansür arasına sıkışmış olan basın emekçilerinin basın özgürlüğü gününü hakkıyla kutlayabileceği günler yakındır.

Aziz vatandaşlarım

Sorarım sizlere;

Bunlar kara delikleri büyütürken,

Davetiye usulü ihaleler devam ederken;

Hazine garantilerinin ödemeleri tam gaz devam ederken,

Turizm ciddi manada can çekişirken,

Dışarıdan kredi bulma imkanlarımız imkansıza doğru evrilirken,

Yolsuzluk konusunda hiçbir kriter ve ahlaki ilke kalmamışken;

Kendi şirketinden kendi bakanlığına mal satan bakanlar kollanırken,

Sanayi üreticisi borçlarını çeviremeyecek hale düşmüşken,

çiftçimiz kan ağlarken,

İkizdere’de köylülerimiz kendi doğal alanlarını rantçı yandaş şirketlere karşı koruyabilmek için cansiperane mücadele ederken,

esnafımız yürek dağlayan mesajlarla intihar ederken,

Sağlık çalışanlarımız birer birer görev şehidi oldukları halde haklarına kavuşamazken,

İktidar hala kamu görevlerine birinci-ikinci derece akrabalarını atamakla iştigal ederken,

Aday olup da seçilemeyenler bakan yardımcısı olup kamu bankalarında görev alırken,

Yani sistem bir yandan ekonomi, hukuk ve sağlık alanında yönetilemez hale gelmiş,

Diğer yandan yolsuzluk ve yozlaşma sistemin özüne sirayet etmişken,

Ülkeyi batağa saplamış bu iktidar bizleri bu sarmaldan çıkarabilir mi?

Aziz kardeşlerim

Siz söyleyin bana; nedir haksız kazanç ve yolsuzluk?

Bana haksız kazancın ve yolsuzluğun tarifini yapabilir misiniz?

Bir bakanın kendi şirketinden kendi bakanlığına mal satması yolsuzluk değilse nedir?

Meclis soruşturması ve Yüce Divan mekanizması her gün yeni yeni yolsuzlukları ortaya çıkan bir bakan için işletilmeyecekse kim için ve ne zaman işletilecektir?

“Muhalefet istedi diye yapmayacağız!” diye bir mottoları var bunların.

Bakın; “muhalefetin yalanının peşinden gitmeyeceğiz” diyemiyorlar;

Yani hadisenin gerçek olduğunu da kabul ediyorlar.

Nasıl kabul etmesinler ki; herşey ayan beyan ortada.

Hanımefendi de şecaat arzederken sirkatin söyledi zaten; satışı kabul etti.

Sayın Cumhurbaşkanı, bırakın eleştirmeyi kendisini taltif etti.

Neyi taltif ettiğini, kendisine niçin teşekkür ettiğini biz anlayamadık, sizler anladınız mı?

Üstelik CB nının eşinin adını kullanarak Gümrüklerde kanunsuz işlemler de talep etmiş zamanında. O da çıktı ortaya.

Ne bürokrasi ne de Ruhsar hanım çıkıp itiraz da etmediler bu iddialara.

Tamam, peki, muhalefet istedi diye yapmayın; kendiniz yapın o zaman!

O bakanı görevden alınca iş bitiyor mu?

Yaptıkları soruşturma konusu olmayacak mı?

Haksız kazanç temini yargının konusu olmayacak mı?

Bırakın da o vakit yargı görevini yapsın.

Bakın kendisi itiraf da etti zaten.

İtiraf ki ne itiraf.

Sayesinde sadece bakanlığa kendi şirketinden mal sattığını öğrenmedik;

Nasıl kazıkladığı hakkında da bilgi sahibi olduk!

Meğer İstanbul Havalimanının yer hizmeti firmasına aynı dezenfektanları çok daha ucuza vermişler.

İddialara göre yarı fiyatına. Yani bakanlığı yüzde yüz kazıklamış hanımefendi.

Hadi bakanlığı kendi çiftliğine döndürmesine göz yumdunuz; peki bakanlığı nasıl kazıkladığını da mı sorgulamayacaksınız?

Muhalefet dedi diye, muhalefete karşı kuyruğu dik tutma adına arsızlıkların, yolsuzlukların, haksız kazançların üzerini sürekli örtecek misiniz?

Peki muhalefet sussa ve hiç konu etmeseydi, sizler harekete geçecek miydiniz?

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracak mıydınız?

O hanımefendiye dünyayı dar edecek miydiniz?

Eğer bu ülkede hala hukuk devletinden bir kalıntı kalmışsa, o görev sizin değil yargının işidir!

Tabii o yargının bağımsızlığı hala söz konusuysa!

Savcılar sizin korkunuzla harekete geçemiyorsa bu sisteme ne denir?

Cürmü meşhud olduğu halde hesap sorulmuyorsa bu sisteme ne ad verilir?

İşte bu kara düzen rant sistemidir ki, bizleri sadece şeffaflıktan mahrum bırakmaz; en çıplak özelliği aynı zamanda kimseden hesap sorulamamasıdır!

Tabanındaki sessiz çığlıkları suskunluk sandığı için midir bu cahil cesareti?

Muhalefete karşı kuyruğu dik tutmayı, diklenmeden dik durmak mı sanır hala bu iktidar?

Yoksa bir zihniyet sorunu mudur bütün bu olan biten?

Yoksa lügatlerinde yolsuzluğun tanımı mı yoktur?

Bu nasıl bir pişkinlik, ne tür bir korkusuzluktur halka ve tabanlarına karşı?

“Siz ne ara bu derece yüzsüzleştiniz; kul hakkı bilincini bu ölçüde yitirdiniz?” diye sormayacağız bile.

Çünkü konu bu değil!

Bugüne dek sizleri yüzlerce defa uyardık. Yapmayın, yazık etmeyin bu ülkeye dedik, dinlemediniz.

O yüzden artık ne haliniz varsa görün. Hangi kalıba girecekseniz girin ama milletin emanetine sahip çıkılmasını engelleyebileceğinizi zannetmeyin!

Değerli kardeşlerim

Bizde virüs, bulaşıcı hastalık bir değil ikidir. Biri KORONA, diğeri YOLSUZLUKTUR!

O yolsuzluğun, herkesin ulaşabileceği etkili aşısı ise ŞEFFAFLIKTIR.

Yolsuzluk, demokrasinin en ölümcül düşmanıdır.

Yolsuzluk hırsızlıktan beterdir.

Hırsızlık sadece bir kişinin ahlakının bozulmasıdır.

Yolsuzluk ise bütün toplumu çürütür.

İşte bizler siyasi ahlak yasasını, ihale kanununu, imar rantı yasasını bundan dolayı geçirmek istedik.

Geçirtmediler. “İlçe başkanı bulamayız” dediler.

Görüyoruz ki şimdi bakan bulmakta da güçlük çekmiyorlar!

Ailelerinin ismini kullanarak suistimallere tevessül edenleri, ödüllendirip bir de bakan yapmış bunlar!

Sürekli günah biriktiriyor, sürekli hukuku bypass edip cürümleri çoğaltıyorlar.

Sorarım sizlere ey AK Partili, MHP’li kardeşlerim, memnun musunuz bu durumdan?

Memnun musunuz bunlardan hesap sorulamamasından?

Memnun musunuz, işe alım kuraları çekilirken hile yapılmasından?

Memnun musunuz üreten iş kolları iflas ederken, kolay yoldan rant elde edenlerden?

Memnun musunuz, gri pasaport ironisi yapan gençler gözaltına alınırken, gri pasaport çetelerinin hala sorgulanmamasından?

Memnun musunuz daha önce adı Gümrükte suiistimalci olarak yayılan, Cumhurbaşkanının eşinin akrabası olduğu yalanıyla kendisine imkan devşirmeye çalışanlara aynı gümrüklerin teslim edilmesinden?

Memnun musunuz kurtlara kümesin anahtarlarının verilmesinden?

Memnun musunuz kediye ciğer teslim edilmesinden?

Memnun musunuz bir Merkez Bankası başkanının görevini yapması gereken bir bürokrat olmaktan çıkıp, gerçekleri örtmeye çalışan bir siyasi gibi sözü eğip bükmesinden?

Davetiye usulü ihalelerden memnun musunuz?

İşe alımlarda parti üyesi değilseniz mülakatlarda elenmekten memnun musunuz?

FETÖ’den şikayet edip FETÖ ile mücadelenin herşeyin örtbası haline getirilmesi; aynı taktiklerle toplumun, yargının ve siyasetin örselenmesinden memnun musunuz?

Memnun musunuz sizleri 1 liralık ekmeğe kavuşturmaya çalışan büfelerin siyasi rant kavgasına alet edilmesinden?  

Memnun musunuz sizler kepenk kapatır, hibe alamazken bunların kör göze parmak şatafatlı hayatlarından,

O hayattan hiçbir şart altında taviz vermemelerinden.

Ya “İtibardan tasarruf olmaz” sözünü atasözü gibi tekrar etmelerinden memnun musunuz?

Bakın bakalım Hz.Ömer’in, Ahmet Yesevi’nin, Yunus Emre’nin lügatinde o söz var mı?

Bir taraftan KHK’lılar, sanatçılar, esnaf, garip gureba yoksulluk ve yoksunluktan ötürü intihar ederken,

Hukuksuzluk ve yozlaşmadan ötürü aileler parçalanırken,

Bu ekonomi modeliyle, bu yolsuzluk sistemiyle başta kadına yönelik olmak üzere toplumsal şiddeti nasıl durdurabilirsiniz?

“Bu hükümetin kanuni meşruiyeti olabilir ama toplumsal meşruiyeti kaldı mı?” sorarım sizlere.

Sizlerin nezdindeki meşruiyeti nedir bu iktidarın sorarım sizlere?

Bakanların dolandırıcılarla fotoğrafları da mı hiçbir şey anlatmaz bizlere?

Çiftlikbanklar, Kripto para yolsuzlukları, pudra şekerci gençler bu sistemde gereken boşlukları bulmasa o herzeleri yiyebilirler miydi?

Bu kara düzen sistem, bu bal tutan parmağını yalar düzeni,

kısa yoldan para kazanmanın, büyük kârlar elde etmenin rol modellerini üretmeseydi,

ülke bataklığa döndürülmeseydi bu sivrisinekler üreyebilir miydi?

Sizlere de geçmişteki kokuşmuş dönemleri hatırlatmıyor mu bu yaşananlar?

“İtibardan tasarruf olmaz” diyenlere sormak gerek, peki bu milletin itibarı ne olacak?

Bunlara sormak gerek “sizin hangi konuda, hangi alanda itibarınız kaldı” diye.

Ne itibar ama!

Almanların bizi kıskanacağı seviyeye ulaşmışız ama Çin’in zulmüne tek kelime edemiyoruz!

Üstüne fırçalar yiyoruz.

Artık yandaşın da karşıtın da “Dünya bizden çekiniyor; hepsi birden üzerimize çullanıyor ama Almanlar da bizi kıskanıyor” masalına karnı tok.

Ülkenin hiç haketmediği muamelelere maruz kalmasının ötesinde,

bu iktidarın bu muameleleri önleyecek mecalinin kalmadığı da artık dosta düşmana ilan edilmiştir.

Lakin bu iktidar hala kendi vatandaşına aslan kesilmenin, hakkını hukukunu yerlere sermenin, siyasi, hukuki ve ahlaki meşruiyeti yitirmenin bugünleri doğurduğunun farkında değil!

Bırakın farkında olmayı, o masala inanmayanı “hain, terörist” ithamıyla yaftalamakla meşguller.

Değerli kardeşlerim masallarla, büyülerle, propagandalarla mı yönetilecek bu ülke yoksa gerçeklerle mi?

Kurumları kapatmakla tehdit ederseniz,

Sivil toplumu tırpanlarsanız;

Ülkenin bir bölümüne ayrımcılık hissi yaşatır, eşit vatandaşlık ilkesine yara aldırırsanız,

Adil yargılanma ilkesini ayaklar altına alırsanız,

Kaynakları çarçur eder, kötü gün paralarını bile har vurup harman savurursanız,

Emanete hıyanet eder, işi ehline tevdi etmezseniz,

Ülkenin kalkanlarını düşürür, bağışıklık sistemini tarumar ederseniz,

Sorarım size, kim inanır sizin hayt huytunuza, “Eyy” diye kükremelerinize; dünyaya nizamat verme pozları kesmenize!

Değerli kardeşlerim;

Bu sarmal, bu sistemik açmaz artık geri döndürülemez hale geldi.

Ekonomi, sağlık, kapanma derken, maalesef bu iktidar dış politikada da sıkıntılı süreçlere soktu ülkeyi.

Bunlar Biden’ın “soykırım” açıklamasına verdikleri cevapta da Türkün Türke propagandasından öteye gidemediler maalesef.

Argümanlarımızı evrensel bir dille anlatamadılar.

Gördük ki hiç ama hiçbir çalışma yapmamışlar.

Lobi faaliyetleri yapmamışlar, büyükelçilikleri en vasat düzeyde bile çalıştırmamışlar.

Oysa Ermeni diasporasıyla ilişkilere geçmekten tutun, Erdoğan’ın bizzat kendisi bizim yaptığımız gibi dünya liderlerine mektup; saygın gazetelere makale gönderebilirdi.

Yapmadılar, yapamadılar, çünkü ne kendilerinin ne de söyleyecekleri sözlerin bir itibarı kaldı!

Maalesef iç popülist mesajlar vermekten öteye gidemediler.

Yandaş medyalarının kullandığı “Osmanlı tokadı” terimi hiç bu kadar ucuz popülizme alet edilmemişti.

Bu nasıl bir Osmanlı tokadıdır ki;

Bir Nota bile veremediniz.

Nasıl bir Osmanlı tokadıdır ki bu, Büyükelçiyi bile çekemediniz.

Hiçbir Müeyyide yayınlayamadınız.

Sayın Cumhurbaşkanının ağzından, 10 yıl önceki ev ziyaretinden bahisle bir gönül koyma hikayesini dinlemiş olduk millet olarak.

Bakın biz Soykırım meselesiyle başta Joe Biden olmak üzere ilgili devlet ve hükümet başkanlarına, BM, NATO ve AK Genel Sekreterlerine, saygın eski dışişleri bakanlarına, kongre ve senato üyelerine ve seçkin aydınlara  bir mektup gönderdik!

Tarihle yüzleşmekten çekinmemek gerektiğini ifade ettik.

Toplumlara evrensel bir dille hitap edilmesi gerektiğinin altını çizdik.

Tarihi olayların suiistimal edilmemesinin önemini vurguladık.

Bizim 2005 yılından beri içine girdiğimiz çalışmalar,

arşivlerin açılması, Ermenilerle görüşme önerileri,

bunların tümü 1915 olaylarının yüzüncü yılı olması dolayısıyla Ermeni lobisinin onyıllardır yığınak yaptığı 2015’i kurtarmak içindi.

Neden biz sembolik bir yıl olan 2015’te bu açıklamayı engelleyebildik de  bugünün iktidar sahipleri hiç bir sembolik anlamı olmayan 2021 yılında Türkiye’nin hasımlarına altın tepsi içinde bir fırsat sundular, sonra da olayı önemsizleştirme çabası içine girdiler değerli kardeşlerim?

Çünkü bir zamanlar “One minute” çekebilen Erdoğan’ın arkasında sağlam, ehil, cesur ve mücadeleci kadrolar vardı.

Ülke yönetimi, caydırıcılık gücünü artırmıştı.

Oysa bugün toprağa gömdüğümüz hukuk ve çarçur ettiğimiz kaynaklar yüzünden iki şeyi kaybettik.

Biri Caydırıcılık imkanlarımız, diğer uluslararası pazarlık gücümüz.

Bizim o dönemdeki ısrarlarımıza rağmen Türkiye’de yargılayamadığımız Reza Zerrab şimdi tepemizde yargı kılıcı gibi sallanmakta.

Rahip Brunson krizinde hem iç hukukumuz, hem ekonomimiz, hem de dış politkada manevra kabiliyetimiz ve caydırıcılığımız yara aldı.

Şimdi herkes Biden’ın sözleri karşısında “Neden elçimizi geri çekmedik?” diye soruyor.

Çok açık değil mi? Trump ile kurduğu kişisel ilişkiler ve damatlar üzerinden aşırı bağlayıcı mekanizmalarla Türkiye’nin kurumsal kapasitesini dar bir alana hapseden Erdoğan,

şimdi aklınca bir benzerini Biden ile yapmak istiyor. Bu ilişki kurulana kadar Biden’la ilişkisini bozmak istemiyor.

Sözde başarılı addedilen kişisel ilişkiler ve ardından hiçbir yaptırımın gelmediği “Eyy” hitabının gerekli gereksiz kullanımı hem elinizi iyiden iyiye açık etti;

hem de sürpriz yapma kabiliyetini de elimizden aldı.

“Demek ki Erdoğan’ın anladığı dil bu dilmiş.” diyen aktörler de aynı yöntemlerle üzerimize gelmekteler.

Ruslar, hem de 36 şehidimizin ardından, kronometre çalıştırıp kapıda bekletmekte;

Çin en haksız olduğu Doğu Türkistan konusunda fırça çekebilmekte, aşı diplomasisinde Çin işkencesi yapmakta;

ABD de sizi aylarca telefonda beklettikten sonra, o telefonu sizi daha da zora sokacak bir konunun müjdesini vermek için açmakta.

Terbiye olmaya dünden hazır görüntünüz Mısır’a bile yeterli gelmez; Mısır Türkiye’de televizyon kanalı kapattırırsa, geçen hafta bir günde 17 masum sivilin idam edilmesine sessiz kalmanızı sağlarsa ABD’si, Rusya’sı, Çin’i ne yapmaz.

Sözde Rusya ile birlikte yerleşeceğimiz Dağlık Karabağ’daki son durum, artık Azerbaycan’ın oraya girmesinin neredeyse imkansızlaştığı fiili bir statüye kavuşmuş durumda.

Can Azerbaycanlı şehitlerimizin kanlarıyla yedi reyon kurtarıldı ama bedel olarak Dağlık Karabağ fiilen Rus ordusunun denetimine terk edildi.

Yapıldığı söylenen ikili mutabakatın gereğinin aksine şimdi orada Türk askeri yok ama Rus birlikleri konuşlanmış durumda.

5-6 ay evvel Ermenistan’ın izole olduğu bölgede, şimdi Türkiye izole oldu.

Öz be öz Türk yurdu olan Kırım’da yaşananların bir benzeri yaşanır ve göstermelik bir oylama ile Ukrayna’nın toprak bütünlüğü gibi Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü de yok sayılırsa bu şartlarda nasıl tepki verilebilecek?

Bu tarihi ihmal kime aittir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp bunu Anadolu ve Azerbaycan Türklerine açıklamalıdır!

Aziz milletim

İşte Gelecek Partisi, ülkeyi bu bitip tükenmez cendereden kurtarmak için yola çıktı. 

Bütün Türkiye’yi dolaşıyorum. Ramazandan önce 10 günde 11 il dolaştık.

Ramazan’da 500’den fazla il ve ilçe başkanlarımızla online görüşmeler yapıyor ve “halkın durumunu ve psikolojisini” soruyoruz.

Eskiden ülkeyi dolaşırken “niye gittiniz hocam, keşke kalsaydınız hocam” derlerdi;

şimdiyse “kurtar bizi hocam”; “tez gel hocam” sloganlarıyla karşılıyorlar tüm yurtta.

Güzel ülkemizin bir ilinde ya da ilçesinde “Serok Ahmet” başka bir ilinde ya da ilçesinde “Yörük Ahmet” diye karşılanırken;

 “tez gel hocam” sloganları yaygınlaşmakta elhamdülillah.

Hepsi serbaş, hepsi başımız üstüne.

Kütahya, Aksaray, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis gibi cumhur ittifakının güçlü olduğu yerlerde, halk bir sevgi seliyle bağrına bastı bizleri.

Adana ve Iğdır gibi farklı etnik ve mezhebi kimliğe sahip vatandaşlarımızın yanyana barış içinde yaşadığı Iğdır ve Adana gibi illerde her kesimden aziz vatandaşlarımız bizi aynı muhabbetle karşıladı, dertleşti, halleşti.

Bizimle o gezilerde olanlar bilirler; Nizip ve Kozan gibi ilçelerde halk zorla otobüsten indirdi bizi;

Birecik ve İmamoğlu gibi ilçelerde de yoğun ilgiden pandemi şartlarına uyum sağlayabilmek için açık alanda otobüsün üzerinden hitap etmek durumunda kaldık.

Ve maalesef gördük ki, aynı zamanda o halk bitkin ve bunalmış bir vaziyette.

“Hiç meraklanmayın” dedik onlara. Sözleştik, ahitleştik 7’den 70’e her biriyle.

“Siz üzerinize düşeni yapın; bizler de ahdimizi yerine getireceğiz” dedik.

“Çözümsüz sorun yoktur, sorunları çözemeyenler vardır” dedik.

Bu gezilerimize katılan herkesin ortak kanaati iktidar partilerinde ciddi bir oy kaybı olduğu yönünde.

Bütün bunların karşısında partililerimize de olağanüstü fiili baskılar var.

Türkiye tarihinde hiçbir dönemde yaşanmayan baskılar bu dönemde bize karşı vuku buldu.

İlçe başkanlarımızla yaptığımız zoom toplantılarında bu baskılar tek tek dile getiriliyor.

“Çekileceksiniz” diye tehdit etmeler, “yakınınızı işten alırız”, “niye Gelecek Partisine gittiniz biz size daha iyi imkanlar sunarız” teklifleriyle köstek olma gayretleri söz konusu.

İnsanları yakınlarıyla rızklarıyla tehdit eden bu aciz namertlere sesleniyorum: Bir gün siz de bu yaptıklarınızdan pişman olacaksınız! Geç olmadan adaletin, hukukun, kul hakkının ve temiz siyasetin yanında yer alın!

Biz sizlerin çocukları ve torunları için de bu mücadeleyi veriyor; bu baskılara rağmen cesaretle hakikatleri haykırıyoruz.

Değerli kardeşlerim,

Bizi yıldıramazlar, bizi durduramazlar, bizi sindiremezler!

Bizim bu millete bir borcumuz var ve biz gelecek nesillerin bu ülkede onurlu vatandaşlar olarak yaşayabilmeleri için bu borcu ödeyeceğiz.

Her kesime özgürlük, adalet, aş ve iş getireceğiz.

Biz o kesimlerin taleplerini gayet yakından biliyoruz.

Biz sosyal medya ortamlarında doğmadık

Biz o damarlardan geldik.

Gelecek Partisi Ankara’nın derin koridorlarında, İstanbul’un lüks plazalarında değil Anadolu insanının temiz vicdanında doğru.

Bir büyük dalga var ve o büyük dalgayı biz yöneteceğiz

Tüm topluma dokunarak yapacağız bunu.

Bazen en yoğun kriz, büyük açılımların tohumunu bünyesinde taşır.

Hiç merak etmeyin o tohum köklü bir çınarın nüvesini bünyesinde taşıyor.

Onlar isteseler de istemeseler de toprak vazifesini yapacak ve bünyesindeki çınarı gökyüzüne doğru yüceltecektir.

Erdoğan’ın vatan toprağını rant unsuru olarak gören bilinçaltını yansıtan ifadesini kullanarak söyleyelim.

O toprak rantla arsaya dönüşen arazi değil, bağrında şehit kanlarını taşıyan aziz vatandır.

Konuşmama burada son verirken, hepinizi sevgi ve hürmetle kucaklıyor,

Sizleri, tüm yapıp ettiklerimizi görüp gözeten yüce yaratıcıya emanet ediyorum.

Allah’a emanet olun.”

 

 

Hakkında Ramazan ŞENBAHAR

Avatar for Ramazan ŞENBAHAR

Tavsiye Haber

Davutoğlu: Erdoğan bunları gözümün içine baka baka söyleyemez

Davutoğlu: Erdoğan bunları gözümün içine baka baka söyleyemez

Abdullah Gül’ü aday gösterme sürecinde yaşananlardan, Erdoğan’ın “İçimizdeki Mescid-i Aksa’ları yıkmak istiyorlar” açıklamalarına kadar çok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir